Dünyanın en büyük soykırımlarından hangileri hafızanızda? Alman Nazileri mi? Yoksa Moğollar mı?

Amerika’yı keşfeden kişi olarak bilinen Cristophe Colomb, İspanyollar ile birlikte yeni yerler bulmak, özellikle de Hindistan’a ulaşmak amacıyla yaptıkları keşifler neticesinde Güney Amerika’ya ayak basıyor. Güney Amerika yerlilerine acımasız yöntemler ile büyük bir soykırım gerçekleştiriyorlar. Colomb, dünyada köpekle insan avcılığının ilk uygulayıcılarından biridir. Köpekleri yerlilerin üzerine salıyor ve parçalanmalarını izliyorlardı. İtalya’nın Cenova limanında yaşayan yoksul bir dokumacının oğlu olarak dünyaya gelen ve orta sınıf bir vatandaş olan Colomb’un, Güney Amerika yerlilerinin Kralı ile de arası çok iyi o dönemde. Orta sınıf bir vatandaş iseniz Kral ile aranızın iyi olması hoşunuza gidecektir. Nitekim, bu durum Colomb’un da hoşuna gidiyor ve bunu şu şekilde açıklıyor: “Kral ile aram çok iyi, bana kardeşim diye hitap ediyor. İleride bu dostluk kötü niyete dönüşse ve hatta savaşacak olsak bile yerlilerin hiçbiri silah kullanmayı bilmiyor. Adamlarım en ufak bir zorluk çekmeden tüm adayı yok edebilecek güce sahip”. İşte Colomb önderliğindeki İspanyollar, Güney Amerika yerlilerini hayvanlarına hatta bitkilerine kadar aşağılayıp, şeytanlaştırıyor ve sonrasında bu şeytanlaştırma girişimleri, büyük bir soykırıma dönüşüyor. Tabi ki, yerlilerin soykırıma uğramalarının ana sebebi silah kullanmayı bilmemeleri değil. Efsane olarak adlandırılan önceden kabullenmişlik taşıyan inanışları. “Bir gün batıdan beyaz, sakallı insanlar gelecek ve bizi köle yapacaklar” gibi bir inanışa sahipler. Ve o gün geldiğinde yerliler, karşılarında İspanyolları görünce şaşırarak “Eyvah! Efsane gerçekleşti, sonumuz geldi” diyor. Bu kaderci, kabullenmişlik inanışı, sadece 5500 kişiden oluşan Colomb ve tayfası tarafından koskoca 75 milyonluk Güney Amerika nüfusunun acımasızca  yöntemlerle 8 milyona düşmesine sebep olacak kadar soykırıma uğraması ile sonuçlanıyor. O dönemde Meksika’da 25 milyon kişi var ve 24 milyonunu öldürüyor Colomb ve beraberindekiler. Efsane olarak adlandırılan kabullenişleri onları yok oluşa sürüklüyor. Mesela, şunu düşünemiyorlar: “Onlar sadece 5500 kişi, biz ise milyonlarcayız. Hiçbir şey yapmadan sadece üzerlerine yürüsek, cephaneleri büyük çoğunluğumuzu öldürmeye yetmez, çok azımızı öldürebilir”. Bu acı olay çok daha fazla ayrıntı içeriyor ancak detaya inmeyeceğim, nasıl bir soykırım olduğunu artık siz düşünün.

İşte eski zamanlarda yaşanmış çok acı bir olayı kısaca anlattım. Hangi ırka, inanışa veya düşünceye sahip olursak olalım biz insanoğluna çok önemli bir şey öğretiyor bu acı olay. O gün karşılarında aynı acımasızlığı başka bir millet sergilemiş olsaydı bu sonuç değişecek miydi? Elbette ki, hayır. Zira bu acı olay, bir toplumu ya da bireyi herhangi bir meselede “kabullenmişlik algısının” nasıl yok oluşa sürüklediğinin fotoğrafını gösteriyor bize. Çünkü bizler hayatta her zaman kolaylıklarla karşılaşmayız aksine hayat parçalar halinde sürekli zorluklarla doludur. Girişimci olarak önümüze çıkan zorluklarda kabullenmek yerine, çözüm üreten ve sonuca giden yolları aramalıyız. İyi bir ekip oluşturmalı, sürekli olarak birbirine fayda sağlayan insanlar ile iletişim halinde olmalıyız. İş ve arkadaşlık ilişkilerine dikkat etmeliyiz. Birbirine sürekli olarak bir şeyler katmayan, fayda sağlamayan ekiplerin zaman içerisinde dağıldığı ve projelerin çöp olduğu bilinen bir gerçek. Eğer iyi bir ekip kurmayı gerçekleştiremiyorsak, buna imkanımız el vermiyorsa kendimize yön verecek, alanında başarı sağlamış mentörlerden yardım alarak sağlam iş planları ile projelerimize inançla devam etmeliyiz. Zira ilk başlangıçta tecrübesiz olmamız önemli değil. Hepimiz ilk başladığımızda tecbüresiziz ya da o işin her alanına hakim değiliz. Ancak bu açığı, düzenli bir şekilde tecrübeli kişilerden destek alarak giderebiliriz.

Kısacası, girişimcilik serüvenimiz boyunca hiçbir zaman anlamsız, bizi bitiren kabullenmişlikler içerisinde olmamalıyız. Bu, açık bir yok oluş demek.